2019-2020 Dönemi Burslar hakkında önemli duyuru...
 
 
 
 
 
 

E- Devlet Sistemi
Namaz Vakitleri
Seçmen Bilgileri 
Resmi Gazete
Motorlu Taşıt Vergisi Sorgulama
 

devamı...



Yerel basınla olmak...
Anasayfa  »  Yazarlar » Caner Arabacı »  Yerel basınla olmak...


Doç. Dr.
Caner ARABACI

        Hani “mor sümbüllü dağlar” vardır.. Ama her dağın sümbülü bir başka kokar. Rengi, boyu, rayihası değişiktir. Altın çiçeği yeşerir şu sırt verdiğimiz yamaçlarda. Ama tesbit doğru ise Anadolu’da kırk çeşit altın çiçeği vardır. O, kuruduğu halde rengini soldurmayan parlak sarı, sıcacık bir çiçek. Anamaslar’da biteninin, boyu daha büyük, rengi daha parlaktır. Takkeli Dağ’da çıkanı biraz daha küçük, ama rengi canlı tiptedir. Bolkarlar’daki ise, daha cılız gülümser insana. Çiçeği de, boyu da, parlaklığı da ufalmıştır. Yalçın kayalıklar veya çağşak alanların hemen altındaki otlu kısımlarda iki bin beş yüz metrelik yüksekliklerde rastlayabilirsiniz. İyi de hepsi altın çiçeğidir onların. Evlere getirip mavi-filizi vazolara yerleştirdiğiniz zaman, odaları salonları ısıtıverir. Fakat yetiştiği yerlerin etkilerini üzerinde taşır. İklim, toprak, yükseklik her şeyden bir iz vardır renginde, yaprağında.

        Yerel basın da öyle. Sümbüller, altın çiçekleri, salepler, dağ lâleleri, kardelenler, çiğdemler, yaban naneleri, kekikler, ayı gülleri gibi.. Çıkış mevsimi, boyu, ömrü, rengi, kokusu ile farklanır ve çıktığı yerin özelliklerini yansıtır. Güzelliği de oradan gelir zaten. Tek çiçekle baharın gelmeyeceğini söyler atalar. Onlar, sadece görünen kırları değil, insan-toplum tabiatını da iyi algılamışlardır. Çiçeklerin çok oluşu, zarar değildir. Tek ses, tek renk, tek koku olmanın bıktırıcı donukluğu ve monotonluğunu ortadan kaldırırlar. Onun için her yerde yerel basın, demokrasinin, demokratlaşmanın vazgeçilmez göstergelerinden biri addedilir. Bu durum bizim ülkemiz için de geçerlidir.
Fakat bütün bu benzetmeler, yerel basının tam bir tanımını vermiş midir?

           Yerel basın demek.. 
         Aslında bir yönden, doğuş itibariyle her gazete yereldir. Fakat, kendisi ile birlikte etkilerini ulaştırdığı alan büyüdükçe tanımdaki yeri de değişir. Diyelim ki, çıktığı yerleşim birimi ve çevresi tarafından tüketilen; “ülke çapında dağıtım ve satış imkânları bulamayan gazetelere mahalli basın” denebilir. (Samancı, 18 Eylül 1996/1). Aslında göreceli bir tanımdır bu. Suya atılan taşın, düştüğü yerde oluşturduğu halkaların genişliğine bakarak alan tayin eden bir izafiyet.. Dalgalar gözle algılanmaz hale gelince, etkiyi yok mu sayacaksınız? Su bir bütün değil mi? Oradaki moleküller başka bir yere gitmez, onlarla karışmaz mı? Ama ölçüm için bir sınır belirlemek de gerekli elbet. O zaman görünen dalgaları sayacağız hep. Ve dar alanda kalana yerel, biraz irileşene bölgesel, suyun tümüne yayılanına yaygın basın deyivereceğiz.

        Böylesine bir kategorize ediş, kolaycılıktır. İşleve dönük düşününce, sürekli bir geçişin olduğunu tesbit etmek durumundayız. O Kaf Dağı’nın ardında duran erişilmez basın kuruluşları ve Anka kuşları, aslında bir zamanlar yerel veya bölgeseldirler. Şöhretli yazarlar, kalem tecrübelerini şimdilerde unutulan, bir yerel gazetelerde kazanmışlar, ilk haberlerini, denemelerini oralarda yazmışlardır.. Sonra alan dar geldikçe küçük su birikintisinden göle, gölden denize akıldığı gibi bir büyüğe doğru kayılmıştır. Bu elbette hiyerarşik bir zorunluluk değildir. Kalemin gücü, kazanç seviyesi, bazen zorlanan şans-çevre ile de irtibatlı bir sonuçtur. Ve yerel basınla, diğerleri arasındaki irtibat, sadece eleman sirkülasyonu ile sınırlı değildir. Ya? Yerel basın, çok yönlü görevler ifa eder. Vazgeçilmezliği de zaten oradadır. 

        İşlevi önemli..
        En kaba algılayışla, yerel basın, diğerlerinin hatta evrensel yayınların varlık gereklerini bulunduğu çevrede ortaya koymalıdır.. Yerel sorunları, yönetimin gözüne batırmak durumundadır. Toplumun kendi problemlerine sahip çıkması, çözüm için yerel-merkezi yönetimleri zorlaması konusunda kamuoyu oluşturma, idare ile halk arasında “köprü olmak” durumundadır. İnsanın, doğup-büyüdüğü yerlere, içinden çıktığı insan toplumuna yakın durması, insanlığının bir gereğidir. Hemen yakınlarında olan bir olayı merak etmesi, gurbette iken, kendi yöresinde nelerin olup-bittiğini öğrenmek istemesi tabii değil midir? Onun, o en doğal karşılanabilecek “sevk-i tabiilerine” ancak yerel basın cevap vermek durumundadır. Sürekli aynı çevrede yaşayan, gelişmeleri bilen, sorunları yaşayan insanlar; dar çevrenin sesi olmaya en uygun olanlardır. Kırıp-dökmeden ya da “yağdanlık” olmadan görevlerini yapabilirlerse o kadar yörenin “sesi, dili, kulağı, gözü” olabilecektir. Göz, kulak, dilden yoksun bir insan, ne kadar insan ve ne kadar özgürse, yerel basından yoksun olanlar da o kadar insan ve özgürdürler. Bu yönüyle dar alandaki güç ve gelişmeler, geniş alana da taşınacaktır. Çünkü, merkezi uzaklarda olan, her tarafa dağılan basın organları için “bütün imkânsızlıklarına rağmen, yaygın tabir edilen basının en önemli haber kaynağı” olacaktır. İşin burası yerel ile yaygın arasındaki kesişme noktasıdır. Çünkü, ya yerel basının sahibi, yazarı ya da yaygın basının muhabiri, her ikisine de çalışmaktadır. Yerel haberi, aynı zamanda değişik şekillerde irtibatlı olduğu ulusal basına iletmekte veya ulusal basında muhabir olarak çalışırken, aynı zamanda bulunduğu yerdeki bir gazetenin yazarı, yöneticisi olmaktadır. Sonraki geçişler için zemin oluşturan bu durum, yerel basının doğuş günlerine kadar gider. Hani kim der ki o “kırk beygir gücünde yazı makinesi” sayılan Ahmet Mithat Efendi, kocaman yaygın basının yazar ve sahibi olacaktı. Takvim-i Vekayi, Tercüman-ı Hakikat’lerin anlı şanlı yazarı olarak sahneye çıkmamıştır o. Bağdat’ta adı sanı çok bilinmeyen üstelik Arapça bir adla Zevle diye çıkan bir yerel gazetenin daha önce Tuna diye anılan bir bölgesel gazetenin kırmızı kuşaklı yazarıdır. Ama oralarda birikimini sağlayarak Asonra İstanbul’a ve basın tarihine unutulmaz kökler salar. Sanki, Selânik’te çıkardığı küçük gazetenin başından İstanbul’a geçen Zekeriya Sertel, Yunus Nadi, Ahmet Mithat Efendi’den ünleniş seyri açısından farklı mıdırlar? (Sertel 1994, 54 vd.). Babalık yazarı Abdülkadir Erdoğan, Naci Fikret Baştak, Namdar Rahmi Karatay’lar aynı değil midirler?. Balıkesir’in İzmir’e Doğru gazetesinde kalem tecrübelerini, silâhlı mücadele ile denk yürüten V. Çınar, Yeni Adana’dan Remzi Yüreğir’ler benzer değil midir?
Örnekler geriye doğru gidilince çoğaltılabilir. Hem de değişik dönemlerden örneklerle. Bu durum günümüz için de geçerlidir. Öyleyse yerel basın, fikir, düşünce hayatının yeşertici mekanı olarak önemli bir vazifeyi ifa etmektedir.

       Tabi aynı zamanda yerel basın, “devletle millet arasında bir köprüdür.” (Samancı, 18 Eylül 1996/1). Bu köprünün gelişmesi, güçlenmesi aradaki bağın da kopmaz hale gelmesine hizmet edecektir. O yönden yönetimlerin, yerel basını güçlendirici çabalara baş vurmak durumundadırlar.
Sorunlar mı, tümen tümen.. 

        Yerel basın için sorun, tümen tümendir. Öncelikle nasıl yaşayacak yerel basın?. Haydi bir hevesle kurdunuz. Devamlılığı nasıl sağlanacak?. Eğer gazetenin, kendine ait bir matbaası ve sermayesinin kaynağı olarak bir matbaa işletmeciliği yoksa işi zordur. Resmî ilân alamıyorsa külliyen zordur. Profesyonel eleman çalıştırmak işine gelmez. Personel giderleri, belini büktüğü için gazetenin sahipleri aynı zamanda yazarı, muhabiri görevini de üstlenir. Şöhretli yazar, şair ve çizerler çalıştırılamayacağı için gazete renk ve koku kaybını okuyucusuna açıktan hissettirir. Genellenirse bu durum, çıkıştaki hevesleri kıran sonuçlar doğurmaktadır. Diyelim ki 1980’li yıllar toplam basın tirajı üç milyona yakın bir sayıda değişmektedir (1983: 2.984.128). Bunun anlamı hayıflatıcıdır. Zira, gazete satın alanların sayısının 100 kişide 10 kişinin altına düştüğünde o ülke UNESCO tarafından ‘az gelişmiş’ sayılmaktadır. (Özükan 1983, 229, 232). Aynı yıl Türkiye’de gazete alanların sayısı binde altmış üçtür. Yani yüzde altı kişi. Durum 2003’te de çok değişmiş sayılmaz. Zira 2003 Ağustos’unda toplam tiraj 4.683.145’tir. (Dumanlı 2003, 12). Yerel basının bu tiraj miktarı içinde yeri devede kulak gibidir. Diyelim ki 1983’te 16 gazetenin (yaygın) tirajı, 2.842.027 iken diğer gazetelerle birlikte bütün yerel basının miktarı 106.101’dir (Özükan 1983, 232). 2000’ler için sayıları sekiz yüzü aşan yerel gazetelerin toplam tirajı, maalesef abartılı olduğu iddia edilen bir miktarla 700 bindir. Benzeri bir kıyas reklâm gelirleri için yapılabilir. 1999 yılı içinde yazılı basına dağıtılan toplam reklâm miktarı 150 trilyon liradır. Türkiye çapında resmî ilân alabilen 760 gazetenin reklâm pastasından aldığı pay ancak yüzde üçtür (Girgin 2001, 134, 190). Geri kalan aslan payı, belirli yaygın basına gitmiştir.

          Çözüm bulunur mu dertlere?
         Ülkenin, okumuş beyinlerini üreten üniversitelerin basın, özellikle yerel basın ile ilişkileri maalesef yeteri sayılmaz. Yerel basının yazar sıkıntısına üniversiteler, derman olmamaktadırlar. Çünkü akademik sistem; puan getirici araştırma, makale vb. çalışmaları değerlendirirken öncelikle yurt dışı yayınları, ardından bilimsel akademik-hakemli süreli yayınları öne çıkarmaktadır. Şu durumda; puan getirmeyecek, günlük bir gazetenin sayfaları arasında kaybolup gidecek gözüken yazıları yazmaya, akademisyenler meyletmemektedir. Halbuki üniversitelerin, kuruluş çabalarını dillendiren, kuruluşu için seslerini yükselten ilk önce yerel basındır. Üniversitelilerin yerel basına bu anlamda borcu vardır. Ayrıca yetişmiş beyin gücü olarak aydınların, öncelikle içinden çıktıkları insan kesimine hitab etmesi vicdanî bir zorunluluktur. Özel durumlar hariç bırakılırsa, o borç nasıl ödenecektir? Bu ülkenin kaynakları ile yeşerenlerin, bu halkın maddî-manevî gücü üzerinde var olanların ürünleri niçin öncelikle yabancılara sunulsun? Şu durum, bir sonuçtur. Yazının bizzat kendisine göre değil de, yayınlandığı yere bakılarak değerlendirilmesi böylesine bir sonucu doğurmuştur. Ama yine de akademisyenlerin, bir şekilde yerel basınla irtibata geçmesi, onları görmezden gelmemesi gerekmektedir.
 
         Yerel basının, tiraj durumuna bakarak karamsar olmak da şık değil. Eskilerin tabiriyle; “Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler” deyip küsmek doğru gözükmüyor. Elbette ‘muhabbet dolu vefa yaprağını okuyan’, bir kişi bile olsa bulunacaktır. Önemli olan çiçek kıvamında candan, açık yürekli, hoş kokulu açabilmek. Yerel basınımız, bütün olumsuzluklara rağmen insanlarımıza yüreğini açmaya sabırla devam edemez mi?
Yerel basının tarihimizde en geliştiği dilim, Millî Mücadele dönemidir. Çünkü, başta hükümet olmak üzere, Kuva-yı Milliye hep basını desteklemiştir. Eldeki basın da Anadolu basınıdır. Bu anlamda, merkezi ve yerel yönetimlerin yerel basını desteklemeye yönelmesi güzel olmaz mı? Basının ayakları üzerinde durma anlayışına ters duran şu talep, Türkiye için ters görülmemelidir. Ayrıca, yerel basının her mevsim, çiçek açma gereğini unutmadan tabi...

       

 



» Yorumlar
Listelenecek Kayıt Bulunamadı.


» Yorum Ekle
Ad Soyad :
Yorum :
Geri