2019-2020 Dönemi Burslar hakkında önemli duyuru...
 
 
 
 
 
 

E- Devlet Sistemi
Namaz Vakitleri
Seçmen Bilgileri 
Resmi Gazete
Motorlu Taşıt Vergisi Sorgulama
 

devamı...



Kendi coğrafyamızın Rus’u olmak...
Anasayfa  »  Yazarlar » Caner Arabacı »  Kendi coğrafyamızın Rus’u olmak...

Doç. Dr.
Caner ARABACI

   Büyük Selçuklular, acaba Çin Seddi’nden Akdeniz’e, Ege’ye uzanan uçsuz bucaksız toprakları, onlarca farklı kültürden toplumu nasıl yönetmişlerdi? O dil, din, mezhep-meşrep, çıkar kavgalarının mutlaka olduğu devre, nasıl hükmedip uzun süre yönetimi ellerinde bulundurmuşlardı? Şüphesiz cevabı, “kılıç zoruyla” basitliği içinde vermek doğru olmayacaktır. Medînetü’l-Fâzıla, Kutadgu Bilig, Siyasetnâme vb. gibi yönetim inceliklerini bilgece ortaya koyan kitapların çokça okunduğu devirdir. O geniş coğrafyaya, at üstünde durduğu halde yükseklerden “kaya kuzgunu” gibi bakıp ufukları tarassut edebilen yöneticilere sahiptiler. Değilse kısır çekişmelerin girdabında kısa sürede boğulup giderlerdi. Nitekim kısır çekişmelerin anaforuna kapılmalar başladıktan sonra, hem yönetimlerin hem de yönetimi elinde bulunduranların ayakta kalma süreleri kısalıvermiştir.
     Buradan aklımızın, insanlığın ender yönetim başarısını altı asır gibi uzun bir süre başarabilen Osmanlı yönetimine gitmesini önlemek zor. Osmanlı, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklunun hatta diğer devlet ve başarılı yönetimlerin birikimlerinden faydalanarak bir ileri ve güçlü adım atmıştı. Acaba o; şimdilerde kan gölü haline gelen, fitne batağına saplanan farklı coğrafyaları nasıl yönetmişti? Amerikanın, Haçlı koalisyonu ile birlikte debelendiği Ceziretü’l-Arap yani Musul-Bağdat-Basra vilâyetlerinin bulunduğu Irak, 1918’e kadar Osmanlı yönetimindeydi. Ve Kanuni, IV.Murat devirleri dahil Osmanlı çağının hiçbir devrinde günümüzde yaşadığı kanlı, güvenilmez, halkı diken üstünde tutan tabloyu yaşamamıştı. Filistin topraklarında her türlü halktan insanlar olmuştu. Hıristiyan hacılardan, Yahudilere varıncaya kadar gidip-gelen orada barınanlar vardı. Ama bunalım dönemleri de dahil dört yüzyılın hiçbir kısmında, yerli halkı açık hava hapishanesinin içine kapatan utanç duvarı çekilmemiş; günlük kanlı çatışmalar, halkla yöneten devlet arasında sürgit yaşanmamıştı. Kafkaslar, Balkanlar’da farklılıkları, insan ilişkilerinin zenginliğine dönüştürebilmişti. Hatta Orta Oyununa yansıyan, tulûatta sergilenen, Karagöz-Hacivat’ta gülünen, kültürel tanıma ve uyuma dönüşmüştü. Farklılıkları bilip-tanıyan ve onlarla iç-içe olabilen bir yönetim büyüklüğü.. Farklı toplumlara, farklı çıkarlara huzuru getirebilecek bir kafa-kalp yapısı siyaset başarısı.. Elbet bu devirlerde de Âsafnâmeler, Vezâif-i Vüzerâlar yani yeni yönetim inceliklerini bilgece öğreten siyasetnâmeler okunuyordu. Büyük düşünen, ufku açık-geniş olan, kalbi; rikkat ve merhametle, adaletin keskin ucu ile buluşturabilen yönetim anlayışları, sorunları sırtlayabilmişlerdi.
    Şimdilerde bir kaşık suda boğulduğumuzu hissettikçe hafakanlar basıyor. Diyelim ki, Beyşehir dünyanın nadir bir tarih ve tabiat varlığının koynunda niçin mutluluğu yakalayamıyor, diye sorduğunuzda bir bardak suda fırtınaya yakalanmanın ürküntüsünü hissetmemek mümkün mü? Coğrafya ve tarihî varlığın; insanları hayatından bezdiren bir bürokratik-yasal Arap saçı ile istenmez hale gelmesini geleceğe nasıl izah edeceğiz? Göl ile ilgili bir toplantıda yanımdaki mimarın; önüne konan peçeteye “Kamışı kesme, Suyu içme, Balığı yeme, Gölü Koru” yazdığını okumuştum. Dünyanın güzel bir yerini, üzerinde yaşayanlar için huzursuzluk kaynağı haline getirme başarısını nasıl gösterebildiğimizin ifadesi idi o yazı.
      Elbette, kamış da, su da, balık da göl de insanlar içindi. Onlardan faydalanmamız gerekirdi. Ama biz o güzelim coğrafyayı kirletme, hor kullanma ile bitirme noktasına getirmiştik. 210 çeşit kuşun bulunduğu “Kuş Cenneti”, onlu rakamlara inen kuş sayısı ile “Sessiz Bahar” alarmını verecek derekeye gelmişti. Çevre köy ve kasabaların atık sularının, tarım ilâçlarının toplandığı su havzası; hiçbir arıtma çalışmasına uğramadan çok yönlü kirlenip sorun üretirken, o kirli sudan göle adını veren şehrin halkı içme suyunu alıyordu. Bir tarım havzası, yiyeceklerimizi suluyordu.. Kimin yaptığı bilinmiyor ya da açıklanmıyordu ama, gölün tabii balık türlerini yok edecek bir balık türü göle atılıyor. O denemenin getirdiği zincirleme sorun daha giderilmeden, halkın “dişli balık” dediği tipe parmak uzunluğundaki yine etçil “gümüş balığı” ilâve ediliyordu. Göl tabanının otlanması, etçil balık türünün yerine ot yiyecek balık türünün çoğaltılması ihtiyacını doğuruyor ama atılan kadife balığı, karnında bir sağlık sorunu ile birlikte büyümeye başlıyordu. Fakat ülkenin en büyük tatlı su gölü ile ilgilenecek ne bir araştırma enstitüsü ne de bir araştırma merkezi bulunmuyordu. İdarî yönden Eğridir Su Ürünleri Enstitüsünün, Eğirdir Gölü kıyısında bulunup Beyşehir Gölü’nden sorumlu tutulması ise aslında yapay bir durumdu. Türkiye’de Tarım ve Köy işleri Bakanlığına bağlı, dört adet su ürünlerine dönük araştırma enstitüsünden beşincisinin Beyşehir’de kurulmamış olmasını ise anlamak gerçekten kolay değildi. Hele “Eğridir’de lise var öyleyse Beyşehir’de lise açmaya gerek yok” mantığı içinde soruna yaklaşmak daha anlaşılmaz bir tavırdı. Çevresinde sulak alan olmayan yerleşim yerlerine arıtma tesisi kurarken Beyşehir havzasına bu tür tesislerin kurulmamasını anlayabilmek zordu. Mevcut sulak alanı, insan potansiyelini, uygun bir üretimle zenginleştirmeme, beslememe ise tam bize has bir durumdu. Zenginlik üstünde fakir yaşama, gıda kaynağı üzerinde aç kalmayı becerebilme her halde zor gösterilecek başarılardandı.. 
     Ya imarla ilgili yığınla sorun nasıl aşılacak? Millî Park, Sit Alanı oluş, aslında güzelim coğrafya ve tarihî bakiyeyi geleceğe taşımada bir paratoner olacakken, hem mevcudu koruma hem halkı huzur içinde yaşatmanın kördüğümü haline nasıl gelebilmişti? Kıyı-kenar çizgisi nasıl tespit edilecek, koruma amaçlı imar plânı nasıl çizilecekti? Şimdiye kadar çizilmemesinin getirdiği sorumlulukları, halka yansıttığı güçlüklerin faturasını kim ödeyecekti?
    Ya üretilmiş sorunlar.. Beyşehir-Seydişehir rekabetini canlandırmak kime hangi yararı getirecekti ki? Beyşehir-Çumra, ya da DSİ açmazını anlamak mümkün müdür? Su-toprak insanımızın faydalanması için. Tamam da kirlenip-körelen bir havzanın zararı, sadece hemen kıyısındakilere mi olacaktı? Yoksa bütün bir vatanın hatta insanlığın, kademe kademe gelişen olumsuzluktan payına bir zarar düşmesi engellenebilir miydi?
Selçuklu ve Osmanlının “yedi iklim-i cihana” hüküm ferma anlayışı nerede, şu açılan sorunların kaynakları ile çözümsüzlüğe itilen yapılarını üreten kafalar, siyasî yetenek nerede?
   Kendi gölümüzün Rus’u olma yolundaki ilerleyişimizi nasıl değerlendirsek?. Ruslar; emperyalist, sömürgeci. Onun için dünyanın dördüncü büyük gölü olan Aral’ı, çevre felâketinin yaşandığı, insan ve balıkların öldüğü, gölün küçülüp iki ayrı parça haline geldiği bir sonuca hazırladılar. Çünkü; Amuderya, Sirderya’nın su akıttığı yerler, Aral çevresi; insanı, coğrafyası itibariyle kardeşlerimizindi. Rus, orada işgalci idi. Ne kadar fazla kazanır, bunun için ne kadar fazla su-ilâç, deneme yapıp pamuk götürürse o kadar kârlı olacaktı. O, altın yumurtlayan tavuğu kesme açgözlülüğü, Aral çevre felâketini getirdi. Şimdilerde Beyşehir de aynı sürecin içindedir. Bu yöre Rus işgali altında değildir. Ama üretilen, üreyen ve çözülmeyen sorunlar, bozulan ekolojik denge, kirlenen su, sağlık giderek bizi kendi vatanımızın Rus’u konumuna indirmektedir. Artık, her kesim, her faydalanıcı, her insanın; sorunun değil “çözümün parçası” olmaya yönelmek mecburiyeti doğmuştur. Bunun için de öncelik; bilimsel araştırma, bilimin öncülüğünde çözümü, pratik-hızlı uygulama ile hayata geçirmek zamanıdır. Göl ile ilgili çok katılımlı koordinasyon çalışmaları, yerel yönetim ve merkezi idare ile irtibatı çok başlılıktan kurtarma çabaları, şüphesiz takdirle karşılanacak gelişmelerdir. Her halde doğruda sabırla ısrar; yüze gülen sonuçları vermede gecikmeyecektir...

 

 



» Yorumlar
Dr. Özber CAN - 04/02/2012 15:55
Değerli Ağabey, kendi vatanımızın Rus’u olurken, öz değerlerini yadsıyan kuşakların yetişmesi biz idealist bakışlıları fazlaca kuşkulandırıyor. Ve yüreğimiz burkularak kendi değerlerimizin Amerikalısı mı oluyoruz dersiniz? İşte o zaman eyvah. Biz Türk milleti dost ararken, kavgaları-acıları dindirmeye çabalarken düşmanın aradığının kendi vatanımızda yaşanması, garipten öte bir şey. Bütün sorunların çözümünde almak zorunda olduğumuz sorumluluğun büyümesi demek bu. Olsun. Onurlu duruşu olan dik omuzlar yüklenebilir sorunu, sorunları. Yeter ki hamaset kokan bürokrasi olmasa işin içinde. Saygılarımla...



» Yorum Ekle
Ad Soyad :
Yorum :
Geri