2019-2020 Dönemi Burslar hakkında önemli duyuru...
 
 
 
 
 
 

E- Devlet Sistemi
Namaz Vakitleri
Seçmen Bilgileri 
Resmi Gazete
Motorlu Taşıt Vergisi Sorgulama
 

devamı...



Zaferlerin içindeki sosyal tabanı anlamak...
Anasayfa  »  Yazarlar » Caner Arabacı »  Zaferlerin içindeki sosyal tabanı anlamak...


Doç. Dr.
Caner ARABACI

        Mussoli’nin sosyal sürüleştirmeyi kastederek, “işçi milletlerin” oluşturulabileceğini söylediği anlatılır. “Koyun gibi güdülen” proleter toplumlar oluşturma cehdinin, nasyonal sosyalist ifadesidir o. Bir hedef doğrultusunda toplum gütme çabasının; Marksistsi, Nazisti, oportünisti, faşisti, kapitalisti arasında fark yoktur. Hatta bu konuda geçmiş tiranlar, diktatörler ile çağdaş liberal görüntülü toplum mühendislerinin de farkı yoktur.

       Niyet, siyasi düşüncelerle ilgili eleştiri değil. Zaferlerin sosyal tabanına yada sosyal tabanın omuz verdiği zaferlerin mahiyetine dikkat çekmek..

       Bir yönetim düşünün, sürekli halkına İsa’nın yeryüzüne ineceğini, dünyada tek hâkim inancın kendi dinleri olacağım teklim etsin. Yalnız bu telkin, sıradan kilise vaazları ile sınırlı kalmamaktadır. Çizgi filmlere kadar inen bir propaganda kampanyası işletilmektedir. Yenilmez kahramanlar, boyunları haçlı, kılıçları haçlı destansı modeller üretip sunulmaktadır. Modeller, Tanrı adına hareket eden gizemli kişilikleri ile değerleri hatırlatan sembollerin kalplere ustalıkla yerleştirildiği “sanat eserlerinde” kiliselere yollarını uğratmaktadırlar. Bu yolda, geçmiş kahramanlar bile güncele uygun hale getirilmektedir. Makedonya’dan İran’ı, Turan’ı, Irak’ı .. fetheden Büyük İskender artık Bush’un şeklindedir. Günümüz Amerikasının en çok istismar ettiği inanış, başta halkının dini olan Hıristiyanlıktır. Dünya egemeni olabilmek için “Özgürlükler ülkesini” sürüleştirerek peşe takan bir zihin yönlendirme, bütün teknikler uygulanarak sürdürülmektedir.

       Sonuç açıktır. Sadece halkını değil bütün dünyayı da yalan propaganda bombardımanına tutan “dindar” kurtarıcı; yeryüzünde “tek din” bırakıncaya kadar sürecek seferlerini başlatmıştır. Kendi elemanları olan “sakallı İslâmcı” görünümünü sürekli belirgin tutan teröristlerin anormal saldırılarını cezalandırıp, dünyayı kötülerden temizleyecektir. Bin Ladin bir türlü bulunmasa, hatta yeni kullanımlar için unutulup-hatırlansa da Afganistan işgal edilivermiştir. Saddam’ın kitle imha silâhları ele geçirilmek üzere Irak işgal edilivermiştir. Irak, Saddam’a bin defa daha rahmet okutacak şekilde kanlı bir cehenneme çevrilmiştir. “Sıra kimde”, sorusuna gerek yoktur. S. Huntinton’un geliştirdiği felsefe, bugünkü saldırıların gerekçesini oluşturacak şekilde yeni sürümlerle devam ettirilmektedir. Bunların tümünün gerisine sığındığı yer bellidir. Üçüncü dünya savaşı özlemi içinde, kanlı, gaddar, hain bir saldırının sosyal tabanı olarak Hıristiyanlık hazırlanmaktadır. Bugün, uzun süredir güçlendirilerek hazırlanan sosyal tabanın kullanım zamanı gelmiştir. Asırlara yayılan dinî eğitim, dünyayı kuşatan misyoner faaliyetleri, okullar, yayınlar, filmler kitleleri hazırlamıştır. Hazırlanan kitleler, iki farklı hatta zıt konumdadırlar. Bir kesimi gardını almaya, diğer kesimi ise gardını açmaya daha doğrusu işgale açık hale getirilmiştir.

        Sonuçta, ne niyet ve ne türlü teknikler uygulanırsa uygulansın zaferler toplumun, toplumsal destek ve hazırlığın ürünüdür. Son büyük haçlı seferini hayata geçirebilmek için toplumlar hazırlanmaktadır.

        Bizim, zaferler ayını idrak ederken zihin yormamız gereken asıl yön, sadece dünyayı kana bulayanların saldırıları değildir. Öncelikle nasıl zafersiz hale getirildiğimizi anlamak boynumuzun borcudur. Hırsızlık, haksızlık, vurgun vb. yönelişlerin getirdiği ahlâkî kokuşma daha doğrusu “gardı açma” tamamıyla toplumsal çözülmenin haykıran emareleridir. Son yüzyılın en devamlı, en istikrarlı resmî işi, kendi toplumunun kültür ve medeniyet değerlerini dışlamak, onların yerine Batılı değerleri yerleştirmek olan bir yönetim düşünün. Yani işgal ordularının yapmak istediği işi kendi üstlenen bir gönüllü mankurtlaşma süreci. Malazgirt’te, Mohaç’ta, Çanakkale’de, Dumlupınar’da “şahadete” koşan Mehmetçiğin zihin ve kalbinden, kutsallarını silme çabası.. Uğrunda, can-mal fedakârlığı seve seve göze alınan değerler zayıflayınca geriye kalan elbette soygun, vurgun, hırsızlık gibi aşağılık tenezzüller olmayacak mıdır?.

        Konya-Bozkır’ın Hocaköy (Üçpınar)’ünden Ayşe Nine’nin (Ayşe Doğan), yiyecek ekmeğe muhtaç iken takındığı tavra bakın. Oğlu Ahmet Çanakkale şehididir. Hükümet, gayet normal hatta görev olan bir işi yapar. Şehit maaşı bağlamayı teklif eder. O, yaşlı, yoksul kadın; “Ben şehit oğlumun etini yiyemem” der. Redde bir asalet, metanet; o redde müthiş bir derin iman vardır. Bağrına taş basmıştır. Oğlu şehittir. Onu vatan için vermiştir. Vatan için adanan adaktan, menfaat beklenmesi mümkün müdür? Peki, çok değil, seksen yıl önce o asaleti Ayşe Nine gösterirken bugün varlıklı insanlar niçin Yeşil Kart kuyruğuna girer? Yoksulların hakkı olan bir sağlık hizmetinden yararlanma çabasına, niçin hak etmeyenler de katılır?. Maaşlı insanların vergi ödeme dürüstlüğü çok belirgindir. Ama onun dışındaki kesimlerde, devletine vergi borcunu ödeme tavrındaki sefil durum nasıl değerlendirilmelidir? Durum sadece vergi adaletsizliği ile izah edilebilir mi?

       Aslında bütün bunlar sonuçtur. İnsanımızdaki erdemlerin, daha doğrusu zaferlerin sosyal tabanının nasıl eritildiğinin bağıran sonuçlarıdır.

        Çünkü zaferler, topyekûn kalkınmanın ya da topyekûn kalkışmanın ardından gelir. Bir gurup atlı, silâhlı ekibin salt başarısı değildir. Yüz elli bin askeri Mohaç’a aylarca yürütmek, Çaldıran’da tok tutmak; topları barutlu, atları yemli barındırmak, saat gibi işleyen bir ekonomi ile becerilebilirdi. “Er Meydanı”, erlik duygusunu içselleştiremeyenler için ölüm alanıdır. Hayvanî bir yaşama güdüsü ile oradan, ancak kaçmak düşünülür. “Ölmeden ölen” erlerin iç dünyasına bakın. Vatan, devlet, din, ırz, namus düşman işgaline uğrayınca yaşaması mümkün müdür? O, “kutsalları” olmadan yaşamayı zül addetmektedir çünkü.

        Zafere altyapı hazırlayan düşünce dünyasına bakın. O dünyada, “İki gününü eş geçiren zararda” değil midir? “Hikmet mü’minin yitiği” değil midir? Her güne bir öncekinden daha fazla kazanma, öğrenme, yükselme güdüsü ile başlayan ve bunları yüce değerlerle bütünleştiren “alperen, gazi, civanmert, ahi, yaren, veli..” insan tipini düşünün. “Eli, sofrası, alnı açık” insan tipini.. Selçuklunun Anadolu’yu vatan haline getiren erleri, aslında bu toprakları boş bulmadılar. Fakat onların burada yaşayanlardan daha erdemli olmalarını sağlayan meziyetleri vardı. İyi ok atıp, iyi ata binme biliyor, sıkı güreş tutuyorlardı. Hatta Dede Korkut’ta anlatılanlar göz önünde tutulursa, sadece erkekleri değil kadınları da gerektiğinde er meydanını doldurabilecek niteliktedirler. Kocası ata binmeden ata binecek, ok atmadan ok atacak, güreşte yere vuracak liyakatte kadın.. Yurdunu obasını, erkekler olmadığı zaman her yönüyle koruyabilecek donanımda. Fakat, meziyet bunlar değil sadece. Bir yüksek elektrik şeraresi gibi iyi-güzel duyguları birbirine aktaran yapı sürekli canlı tutulur. Odalar, sohbet mekânları Battal Gazi Destanlarının, Dede Korkut Hikâyelerinin, Danişmendnâmelerin, Gazavatnâmelerin okunduğu mekânlardır. Yetişen neslin modeli bellidir. İthal kahramanlar, yabancı modeller yoktur onların özenti dünyasında. Yüksek bir inancın genişliği içinde farklı inanışlardan korkmadığı için hoşgörülüdür, tahammüllüdür. Cömerttir. Misafirperverlik, vazgeçilmez özelliğidir. Ağalık onun gözünde ancak yedirmekle olur, çalmakla değil.

         Friedrik Sarre, 1895’te Anadolu’yu gezdiğinde Türk köylüsünü tanır. Alman köylüsü ile kıyaslar. Ona göre Türk köylüsü, asil tavırlı tenezzülsüzdür. Anlayışlı, edeplidir. Alman köylüsünün yaranma, yaltaklanma tavrına karşı köy odalarında kalan Alman bilgin, Anadolu insanını asil görüp-keşfeder. Biz o nesilleri, Yemen, Galiçya, Çanakkale, Gazze… de bol bol harcadık. Onlar da ne için gittiklerini bildiklerinden şikayetlenmediler. Yıkılışı derilerinde hissedince, canları önemsizleşti. Fakat Cumhuriyet devri eğitimini düşünün. O “er oğlu erlerin” yerini dolduracak nesilleri yetiştirdik mi? Unvansızları “kopyalı”, unvanlıları “intihalli” bir eğitim sisteminin önceliği, hangi tip insandır. Hak etmeden kazanma anlayışının ilköğretime kadar yaygınlaştığı ortamlarda, “gazi” insanlar ne kadar yetiştirilebilir? Millî eğitimden YÖK’e, oradan diğer kurumlara uzandığınızda belirleyici unsur, temel değerler, Türk milletini millet yapan değerler midir?

          Elbette, daha güçlü olmaya, başarıya, duyulan arzu hissedilmelidir. Toplumda öylesine bir hasret vardır. Zaferler ayının, zaferleri hazırlayan toplum zeminine kafa yorularak değerlendirilmesi kadar normal ne olabilir? Toplum zemini bütün yanlışlıklarımıza rağmen tamamen çözülmüş değildir. Güçlü olma, büyük olma hasreti, geleneklerle taşınan kültürel genetiğin bir filizidir. Artık zaferler ayında, o filizleri güçlendirecek çabaların başlaması gerekmektedir. Zira büyük toplumlar, sürgit güdülemezler. Başarı hasreti, başarısızlıklarla parçalanmaya ve yıkıma ya da yeniden toplanışa dönüştürülecektir. Çok yönlü bölücü çabaların arttığı günümüzde, yapılması gereken birleştirici değerlere itibar ederek zaferlerin yolunu açmaktır. Zafer önce iç dünyada-toplum yapısında, sonra bilimde, teknolojide, ekonomide ardından başka alanlarda kazanılır. Bu unutulmamalıdır...

       

 



» Yorumlar
Ege Evren - 22/12/2010 08:38
Çok güzel bir yazı kaleminize yüreğinize sağlık...



» Yorum Ekle
Ad Soyad :
Yorum :
Geri